Haber Detayı
21 Nisan 2021 - Çarşamba 10:50 Bu haber 5736 kez okundu
 
Cevher İlhan; Taştan gelen medeniyet…
Kadim Şehir Urfa'nın mimarisini ve mimari özelliklerini ön plana çıkaran, kaybolmaya yüz tutmuş Selçuklu, Osmanlı, Urfa İslam mimarisini yaşatma gayretini sürdüren, taşa ömrünü adamış, Urfa'nın yetiştirdiği değerlerden biri olan Mimar Cevher İlhan ile sizler için konuştuk.
Röportaj Haberi
Cevher İlhan; Taştan gelen medeniyet…

Röportaj: İshak POLAT- Seyfullah POLAT /    İşte sizin için sorduklarımız ve aldığımız cevaplar…

Mimari ve mimarinin insan hayatındaki önemi nedir?

Mimari, insanların barınma ihtiyacını karşılamak üzere binaları ve diğer fiziki yapıları tasarlayan bir sanat ve mühendislik dalıdır. Bu sanatı ve bilimi icra eden insanlara Mimar denir.

Mimarinin insan hayatındaki önemine gelirsek; insanların barınma ihtiyacı insanoğlunun var oluşundan bu yana süregelen bir ihtiyaç. Nasıl ki yeme içme, giyinme bir ihtiyaç ise barınma da insanoğlunun bir ihtiyacı. Tabi bu ihtiyaç çeşitli evrelerden geçerek günümüzde bir sanat haline gelmiş.

Sizin mimarlık serüveniniz nasıl başladı?

Kurtuluş İlkokulunda eğitim hayatına başladığım birinci sınıfta daha ilk derste öğretmenimiz sınıfta asılı bir resmi göstererek, aynısını yapmamızı istedi. Ben resme başladıktan bir müddet sonra öğretmenin gösterdiği resmi aynen çizmişim ki öğretmenimiz okuldaki diğer öğretmenleri çağırarak; “ Hele gelin. İlk defa kalemi eline alan çocuğun çizdiği resme bakın” dedi ve ben daha sonra bir çok resim çizmeye başladım, sınıftaki tarih, coğrafya, tabiat köşeleri benim çizdiğim resimlerle doldu. Yıl 1960, İlkokul üçüncü sınıfta okulun planını tüm detayları ile çizmişim ve tarihçesini yazmışım. Benim mimarlık serüvenim aslında böyle başladı.

Sanatı sevdiğim için o zamanki Sanat Ortaokuluna kaydımı bizzat kendim yaptırdım. O zaman da Sanat Okulunda üç bölüm vardı. Demir yani Metal Bölümü, Torna Tesviye Bölümü ve Marangozluk Bölümü. Beni önce Demir Bölümüne verdiler. Bize kürek yapma ödevi verdiler ve ben bir kürek yaparak sevinçle babama götürdüm. Babamın hayalinde ise ben avukat olacağım, doktor olacağım. Babam dedi ki “ biz seni kürek yapasın diye mi okula gönderdik”, o an neye uğradığımı şaşırsam da ben sanat aşkımdan vazgeçmedim ve ortaokulu bitirdikten sonra lise kısmını Torna Tesviye bölümünde tamamladım. Bitirdim ama o zamanlar Sanat Okullarının Üniversite hakkı yok. Hayalimde okumak var. Babam ise bana “ ya dükkâna gider esnaflık yaparsın ya da köye gider çiftçilik yaparsın” dedi. Bende “ baba bana yol parası ver ben hem çalışıp hem de üniversite okuyacağım” dedim. Babam yol parası verdi ve Antep’ten ötesini bilmeyen ben yola düştüm. Bir arkadaşım Ankara’da EGO’dan bahsetmişti ve bana yardımcı olabileceğini söylemişti ama Ankara’ya gittiğimde ona ulaşamadım. Necmettin Amcamız ( Necmettin Cevheri) var ona ulaşayım dedim. O da bir heyetle Hindistan’a gitmiş. Kaldım tek başıma. Ama aklımda EGO kalmış ya aramaya koyuldum ve buldum. Müracaat ettim, seni imtihan edeceğiz dediler. Yazılı ve uygulamalı imtihanı geçtim ve EGO’da işe başladım, ertesi yıl da Üniversiteye başladım. Sabah 6’da işe başlıyordum, akşam 5-6 gibi işten çıkıp okula geliyordum ve gece 11-12’ye kadar ders yapıyordum. Daha sonra eve gelip gece 2’ye kadar ders çalışıyordum. Bu şekilde Üniversiteyi okudum ve Türkiye’de ilk defa Uzay (modern, soyut, kabuk) Mimarisi alanında diploma alan kişi oldum. Mimarlık serüvenimiz böyle devam etti. Daha sonra aynı Üniversiteden Hocamız kendi mimarlık atölyesinde beraber çalışmayı teklif etti ama ben “ Urfa’ya hizmet edeceğim” diyerek reddettim ve Urfa’ya gelerek kendi büromu kurup Urfa’ya hizmet ettim ve etmeye de devam ediyorum Allah’ın izni ile.

Yapıların ruhu vardır derler. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ruh yapılara insanlardan geçer. Bir yerde yaşayan insanların sanat, müzik ruhu varsa bu taşa, yapıya yansır. Bu konuda size bir anekdot anlatmak isterim; Dönemin Valisi Ziyaettin Akbulut benden bir ricada bulundu ve Viranşehir’e Eyyûb Nebi Beldesine gidip, Belediye Başkanı ve Kaymakamla görüşerek alanda inceleme ve yapılacak işlerin tespitini yapmamı istedi. Ki o dönem orası çok bakımsız idi. Kaymakam bey ile beraber Beldeye gitmek üzere yola çıktık. Kaymakam beye buraya yapılacak Türbe ve müştemilatının beton, briketten değil de Urfa taşı ile yapılması gerektiğini söyledim. Bunun üzerine benden Urfa taşının özelliklerini sordu. Bende “Urfa taşı canlıdır, nefes alır verir, terler, asildir bir şey kabul etmez” dedim. Kaymakam bey hayretle dinledi. Aradan birkaç ay geçtikten sonra tekrar bir araya geldiğimizde, “Ya ben bu taş olayını çevremde anlattım. Bir taş canlı olabilir mi? Nefes alıp verebilir mi? Böyle bir şey mümkün olabilir mi?” diye hayret ettiğini söyledi. Bende; “ Sanma ki o taştır. Atomlardan meydana gelir, artı eksi kutbu vardır, hareket halindedir, eğer bu hareket hali son bulursa dünya tuzla buz olur” dedim. Kaymakam bey de “ Kusura bakma biz bu açıdan bakmamıştık ve bunları bilmiyorduk” dedi.

Tabiattaki bütün varlıklar canlı haldedir ve Cenab-ı Hakk’ı zikreder. Bu manada da baktığınız zaman taşın da ruhu vardır, ağacın da ruhu vardır. Ki bu şekilde bakmak gerekir.

Urfa ve bölge mimarisi hakkında bilgi alabilir miyiz?

Bilindiği üzere Urfa kadim bir şehir. İnsanlığın kurulduğu ve inkişaf ettiği Mezopotamya Bölgesinin merkezinde yer alan bir şehir. Dünya’da ilk olarak kurulan üç şehirden birisi. Urfa medeniyetin kurulduğu ve geliştiği bir şehir. Bir yerde mimari varsa, yemek varsa müzik varsa orada medeniyet var demektir. Dolayısı ile Urfa kendine has mimariye de yemek kültürüne de müzik kültürüne de sahip Türkiye’de ender şehirlerden birisi. Malzeme olarak Urfa mimarisinde taş kullanılmıştır. Mimari anlamda baktığımız zaman Eski Urfa bölgesinde bunun en güzel örneklerini görürüz. Göpeklitepe ise Urfa’nın medeniyetlerin başladığı şehir olduğunu kanıtlayarak plastik sanatın en güzel örneklerini sergilemiştir. Tabi o günden bu güne bu mimari iklim şartlarına ve sosyal yapıya göre şekillenmiş ve bugüne gelmiştir. Geçmişe baktığımız zaman Roma var, Selçuklu var, Beylikler var, Osmanlı var, İslam mimarisi var.

Urfa mimarisinin en tipik özelliği nedir?

Mimarinin en temel özelliği malzemedir. Allah bu coğrafyaya en güzel Mimari nimeti vermiş. O da taştır. Urfa mimarisin temeli, ana malzemesi taştır. Yani Urfa taş üstüne kurulmuştur. Bu bölgemiz için de geçerlidir. Bazı bölgelerde bu ahşap şeklinde veya başka malzeme olabilir ama Urfa için temel malzeme taştır. Ki bu taş ta kendine göre farklı özelliklere sahip bir taştır.

Urfa, Göbeklitepe, Karahan Tepe, Nevali Çori, Sefer Tepe, Urfa Kalesi, Urfa evleri gibi bir çok arkeolojik mimari yapıya sahip mimari anlamda ve arkeolojik anlamda bunun kıymetini biliyor mu?

Urfa tarihi İpekyolu’nun Doğu- Batı ve aynı zamanda Kuzey- Güney hattının tam ortasında bir şehir. Güney- Kuzey hattı Şam, Kahire, Kudüs’ten gelip te Urfa üzerinden Diyarbakır, Elazığ, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerine ulaşır. Doğu- Batı istikameti Çin, İran, Türkiye üzerinden batıya ulaşır. İşte bu istikamet üzerinde birçok medeniyetin izleri ve etkileşimi de söz konusudur. Bu bilgi notundan sonra sorunuzun cevabına gelince; Evet Urfa arkeolojik ve mimari birçok eseri barındırıyor. Geçmişten günümüze kadar Edessa dediğimiz alanda insanlar bu mimari mirası bir emanet olarak görerek günümüze kadar taşımış. Cumhuriyet ile birlikte bu tarihi alanlar koruma altına alınmış olsa da, bu karara rağmen idareciler bu alanların talan edilmesine, bu alanlar üzerinde yapılaşmaya müsaade etmişler. Kıymet bilmeye gelince bu bir vizyon meselesi. Bu konuda artık bir bilincin geliştiğini söyleyebilirim. Göbeklitepe’nin keşfi ve gün yüzüne çıkartılması kültür, turizm ve arkeolojik anlamda bu şehire kattıkları mimari eserlerimizin kıymeti hakkında önemli bir farkındalık oluşturdu diyebilirim.

Son yıllarda Urfa evleri revaçta. Yapılan restorasyonlar ile turizme ve kültür çalışmalarına insanların yaşam alanı olarak tekrar kazandırılıyor. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

İnsanlar barınma ve diğer ihtiyaçlarını giderme adına mimari eserler üretirken aynı zamanda beslendikleri sanat öğelerini de bu eserlere yansıtmışlardır. Urfa evlerinde bu sanat öğeleri bolca kullanılmıştır, bu evler insanların yetiştiği medeniyetin izlerini taşır, ihtiyaçlarını karşılar ve yaşayan insanlara bir konfor alanı sunar.

Ama zaman geçtikçe insan nüfusunun artması yeni imar alanlarının açılmasına ve yeni evlerin, ticarethanelerin kurulmasına yol açtı. Demir, çimento gibi malzemelerin de gelişmesi ve yaygınlaşması ile birlikte hızlı bir şekilde yeni binalar ortaya çıkmaya başladı. Ama bu hızlı inşa süreci beraberinde izolasyon, park, yeşil alan, okul, hastane alanlarının yokluğu  gibi bir çok sorunu da beraberinde getirdi. Yatay mimariye alışmış insanlar kat kat binalarda sıkılmaya başladı. Bu sefer insanlarımız eski evleri özlemeye başladı. Ama ortada bir gerçek var çok katlı binaların yaşam tarzı ve konforu ile eski Urfa evlerinin yaşam ve konforu farklı. Urfa evleri hem iklime hem de insan yapısına uygundur.

Turizme, kültür varlıklarına kazandırılması hususuna gelince bu durum da yine sahiplenme ile ilgili. İlgili kurumlar, şahıslar bu yapıları sahiplendiği zaman yapı kurtuluyor ve yaşıyor. Ama sahiplenme olmadığı zaman, orijinalliği korunmadığı zaman o yapı yok olup gidiyor.

Bir mimar olarak Urfa’nın şehircilik planını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eski Urfa’ya baktığımız zaman belli bir zamana kadar nüfusu belli olan, Sur içerisinde kendi kendisine yeten bir şehir. Suyu olan, topografik olarak Direkli- Haleplibahçe, Karaköprü- Sırrın, Cavsak hattında kuzey güney aksında nefes alabilen, bir şehir. Fakat artan nüfus ile birlikte konut talebi yaşanırken Şehrin idarecileri bu özellikleri göz önüne alarak bir planlama yapamadılar. Bu topografik özellikleri göz önüne almadan yapılan şehircilik uygulamaları da şehrin tıkanmasına sebep oldu. Urfa zaten çanak içerisinde kurulmuş bir şehir. Bu çanağın hava alma kanalları tıkanınca şehir havasız kaldığı gibi sıcaklıkta arttı. Bunun yanı sıra artan göç, geleceği öngörememek, duyarsızlık ve benzeri sebepler ile adeta gecekondu patlaması yaşadı bu şehir.

Bunun yanı sıra yeni yerleşime açılan yerlerde de doğru düzgün bir şehircilik planlaması yapılmadığı, yapılamadığı için şehir malum olduğu üzere bu hale geldi.

Bu duruma baktığınız zaman neler hissediyorsunuz?

Bunun için mimar olmaya gerek yok. Çıkın Top Dağı’na bu şehrin haline bakın içiniz kararır. Başka bir şey söylemeye lüzum var mı?

Şehir bu hale gelirken Mimarlar, Şehir Planlamacıları, İnşaat Mühendisleri gibi meslek gruplarının, STK’ların müdahale etme imkânı yok muydu?

Hani derler ya balık baştan kokar. Bu şehrin idarecileri var. Bir şehirden önce idareciler sorumludur. Çıkar, menfaat, liyakatsizlik gibi sebeplerden dolayı şehir bu hale geldi. Hassas insan azdır ve maalesef her konuda olduğu gibi Urfa’nın şehircilik alanında da bu insanların bazı şeylere sözü, gücü yetmemiştir.

Mimari eserlerimizin korunmasında, yaşatılmasında, restorasyonunda sizin gibi konunun uzmanlarına danışılıyor mu?

Bilinç arttıkça konunun uzmanı isimlere danışma artıyor diyebilirim. Restorasyon konusunda da görüşlerimize başvuran da var, kafasına göre takılan da var.

Mimar olarak en az 50 yıldır hizmet ediyorsunuz ve bu şehre birçok eser kazandırdınız. Urfa’ya karşı borcunuzu ödediğinizi düşünüyor musunuz?

Borç ödenemez. Bu şehre karşı borcumuz ana babamıza olan borç gibidir, bitmez. Dolayısı ile Allah sağlık sıhhat verdikçe bu şehre borcumu ödemek için gayret içerisinde olacağım.

Mimar olarak Urfa için önemli bir değersiniz. Urfa mesleki anlamda sizin gibi bir değerin kıymetini biliyor mu?

Şahsen böyle bir arayış, beklenti içerisinde olmadım. Yaradan hakkı için ben nasıl hizmet edebilirim düşüncesini ömrüm boyunca taşıdım. Böyle şeyleri aramam yani.

Kızınız Hatice Kübra’da Mimar. Kızınızın bu mesleği seçmesinde ne kadar etkiniz oldu?

Çocuklarıma şu mesleği yapın demedim. Mimar kızıma da mimar ol demedim. Ama Hatice Kübra daha küçükken bütün Urfa’yı gezdirirdim. Mardin, Antep, Hasankeyf gibi tarihi kentlere götürürdüm ve oraların tarihi dokusunu teneffüs ederdi. Kaldı ki Urfa’da doğan herkes bu tarihi, mimari dokuyu teneffüs ediyor. Kızım da bu havayı biraz fazla teneffüs ederek büyüdüğü için Mimar olmayı kendisi seçti. Gerçi ben içimden geçiriyordum ama inceden inceden işlemişim.

Kendi eserleriniz içerisinde çıraklık, kalfalık ve ustalık eserim dediğiniz eserleriniz hangileridir?

1976 yılından bu tarafa taş mimari ve taş eserler ile uğraşıyorum, bunun yanında birçok yeni yapı projesi de yaptım. 11 Yıl Ahmet Eşref Fakıbaba döneminde danışmanlık yaptım. Bu dönemde çeşitli çeşme ve şadırvanlar yaptım. Bazı eserlerimi de başka şehirlerde inşa ettim. Mesela Malatya’da Ali Kara Hazretleri Külliyesi var. Yozgat’ta Şeyh Osman Bağdadi Külliyesi var, Sivas’ta da bir camii uygulamamız var. Şanlıurfa’da daha çok restorasyon işleri yaptım, yapıyoruz. Bu eserleri inşa ederken hepsi de benim için bir birinden değerli ve herhangi bir kategori ile sınıflandırmam yani.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yatay mimari konusundaki yaklaşım ve söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Destekliyorum. Günümüzde bu kadar elektronik cihazın içerisine gömüldüğümüz, sağlığımızı etkileyen olumsuz çevre şartlarının, kat kat binaların olduğu bir ortam ile eski Urfa evlerinin sıhhatli, dinlendirici huzur dolu ortamını düşünün. Bu düşünceden yola çıkarak yatay mimari uygulamalarını destekliyorum ama doğru planlama ile inşa edilmek şartıyla.

Değişen mimari ile birlikte mahalli kültürü, yardımlaşma duygusu gibi birçok değerimizi de yitirdik. Sizin bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

Maalesef doğru bir tespit. Ama ben bu değerlerin yitirilmesini yine insana bağlıyorum. Değerlerimizi gelecek nesillerimize aktaramadığımız zaman yaşadığınız fiziki mekânlar nasıl olursa olsun maalesef sonuç aynı olur.

Gelişen teknoloji, gelişen malzeme bilimine rağmen bizim coğrafyamız neden yeni Mimar Sinan’lar yetiştiremiyor?

Bir yapının meydana gelmesinde üç öğe var. Birincisi beyin, ikincisi para, üçüncüsü usta. Üçü bir araya gelirse nice eserler, nice Mimar Sinan’lar çıkar. Şimdi Kanuni Sultan Süleyman olacak, Mimar Sinan olacak birde para ve ustalar olacak ki yeni eserler olur.

Mimarlığı seçecek genç arkadaşlara tavsiyeleriniz nelerdir?

Klasik bir cevap olacak ama öncelikle bu işi sevmeleri ve çok çalışmaları lazım. Günümüzün şartları maalesef mimaride hayalleri de sanatı da öldürüyor. Günümüzde mimarların geçim şartları da çok zor ve bu imkânsızlıklar meslektaşlarımızın güzel eserler ortaya koymasına da mani oluyor. Allah günümüzdeki mimarların yardımcısı olsun.

Sormayı unuttuğumuz sizin eklemek istedikleriniz nelerdir?

Öncelikle bu röportaj imkânından dolayı size teşekkür ederim. Konuşacak aslında çok şey var ama başka zamanlarda başka konularda konuşmak üzere inşallah diyor size ve tüm okuyuculara en kalbi muhabbetlerimi sunuyorum.

 

 

Cevher İlhan – Mimar 

1950 Şanlıurfa Doğumlu olup İlkokulu 4. Sınıfa kadar 11 Nisan Kurutuluş İlkokulunda, 5. Sınıfı Şehit Nusret İlkokulunda okuduktan sonra Ortaokul ve lise eğitimini Urfa Erkek Sanat Enstitüsünde okudu. Üniversite eğitimi için gittiği Ankara’da imkânsızlıklar dolayısı ile önce Ankara Belediyesi EGO işletmesinde çalışmaya başlar. Ankara’ya gidişinin ikinci yıl kaydını yaptırdığı Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisinde Mimarlık Bölümünde öğrencilik hayatına başlarken aynı zamanda EGO’daki çalışma hayatını da beraber yürütür. EGO’da çalışırken aldığı eğitim sayesinde Türkiye’deki şanzımanda çalışan ilk kuvvet dişlisini üretir. Motor üst kapak contasının piston yerine dikişsiz bilezik üretimini gerçekleştirir (Türkiye’de ilk defa) ve aynı zamanda çeşitli makine ve motor parçalarının imalatını yapar. Çalıştığı dönemde arkadaşlarıyla beraber Bussing otobüsünün motorunu yapar ve çalıştırırlar.

Üniversite öğrencisi iken tasarı geometri dersini öğrencilerin kolaylıkla anlayabilmesi için bir kitap hazırlayan Cevher İlhan diplomasını kabuk ve Uzay Mimarisi alanında Türkiye’de ilk alan kişidir.

Stajlarını İstanbul Atatürk Kültür Merkezi ( AKM) , Türkiye Büyük Yapılar Projelendirme Dairesinde yapar. AKM Restorasyon detay çalışmalarında, Atatürk Hava Alanı Proje çizimlerinde, Dalaman Hava Alanı Kontrol Kulesi çizimlerinde, Cumhurbaşkanlığı Florya Deniz Tesisleri projelerinde çalışan Cevher İlhan daha sonra askerlik hizmetini Yedek Subay olarak İzmir ve Diyarbakır’da yapar.

Askerlik dönüşü Urfa’da “Cevher Mimarlık Bürosu” nu kurarak serbest Mimarlık yapan Cevher İlhan, serbest piyasada birçok konut, resmi kurumların ve tarihi yapıların projelendirilmesinde görev alır.

Şanlıurfa Belediyesi Koruma Amaçlı İmar Müdürlüğünde 11 yıl boyunca Belediye Başkan Danışmanlığını yaptığı sürede birçok tarihi yapının restorasyonunu ve onarımını gerçekleştirir. Hacıbanlar Evi Mutfak Müzesi, Mahmutoğlu Kulesi Kent Müzesi, Yasin’in Kahvesi Müzik Müzesi, Samsat Meydanı Saat Kulesi, tarihi bölgedeki çeşmeler imza attığı bazı çalışmalardır.

Şu an Adıyaman, Malatya, Sivas, Yozgat, gibi şehirlerin yanı sıra Urfa ve Halfeti’de taş yapıların projelendirilmesini ve restorasyon uygulamalarını yapmaktadır.

Evli ve üç çocuğu olan Cevher İlhan kızı Yük. Mimar Hatice Kübra İlhan ile birlikte modern mimari ve geleneksel mimari üzerine çalışmakta, tarihi yapıların restorasyon projelerini hayata geçirmeye devam etmektedir.

Kaynak: Editör:
Etiketler: Cevher, İlhan;, Taştan, gelen, medeniyet…,
Yorumlar
Haber Yazılımı