Haber Detayı
24 Ağustos 2020 - Pazartesi 10:44 Bu haber 2974 kez okundu
 
“Yazar olmak için fikir sancısı çekmek lazım”
Bu haftaki röportajımızın konuğu Yazar – Şair Mehmet Kurtoğlu oldu.
Röportaj Haberi
“Yazar olmak için fikir sancısı çekmek lazım”

Röportaj: İshak Polat- Seyfullah Polat / Urfa’dan ulusala uzanan yazı hayatında şimdilik 35 esere imza atan Mehmet Kurtoğlu’na sizin için sorduklarımız ve aldığımız cevaplar.

Mehmet Kurtoğlu’nun okuma ve yazma merakı ne zaman başladı?

Öncelikle edebiyat merakı ilkokul dördüncü sınıfta çocuk hikâyeleri okumakla başladı. Bu merak daha sonra gittiğimiz İmam Hatip Lisesi’nde devam etti. Burada hangi görüşten olursa olsun hangi görüşten olursa idealist öğretmenlerimin tavsiye ettiği her görüşten kitabı alıp okudum.  Okuma birazda da yaratılış meselesi. Bende yaratılıştan gelen bir okuma sevgisi vardı ve bu sevgi hala devam ediyor. Yazmaya gelince; kitap okumaya başlayınca hemen hemen aynı zamanlarda şiir ve makale yazmaya da başladım. Hatta ortaokul birinci sınıfta bir şiir yarışması açılmıştı o yarışmaya katılmıştım. İşte bu minval üzerine okuma ve yazma eylemi devam etti gitti...

İmam Hatip ortaokul ve Lisesinde genellikle İslami eserler okunur gibi bir kanaat var. Sizin bu konudaki okuma serüveniniz nasıl gelişti?

Bu yıllarda İslami eserler okuduğumuz gibi bizlere sadece Hadis, Fıkıh okuyun diyen hocalarımız olduğu gibi Türk ve Batı klasiklerini öneren hocalarımız da vardı. Bizim o dönemlerimizde bazı arkadaşlarımız Mehmet Akif’in Necip Fazıl Kısakürek’in dışında kimseyi tanımıyordu. Benim bu klasikleri okumam birazda bu hocalarımızın tavsiye ile gelişti diyebilirim. Bunun yanı sıra bir ara Ali Şeriati okuyordum. Onun kitaplarında Nietzsche, Dostoyevski, John Paul Sartre, Albert Camus vs. yazarların adı geçiyor, düşüncelerinden bahsediyordu. Şeriati’nin ve okuduğum diğer bazı yazarların kitaplarında geçen bu düşünce adamların kitaplarını okumadan onları anlayamayacağımı düşündüm.  Bu yazarları kitaplardan fark edince kitaplarını alıp okumaya başladım. Bu sefer Ali Şeriati ile başlayan bu okuma serüvenim beni bahsettiğim yazarlara; “ Varoluş Felsefesi” ne yönlendirdi. Uzun bir süre dini, edebi ve kültürel okumalarım devam etti.  Yaklaşık 25 yaşına kadar günde en bir iki kitap olmak üzere okumalarım devam etti.

Bir yandan İslami eserler bir yandan Batı klasikleri bir yandan Varoluş felsefesi. Bütün bunları bir arada okurken gönül ve ruh dünyanızda bir çatışma, bunalım yaşamadınız mı?

Doğrudur. Güzel bir tespit yakalamışsınız. Bütün bu eserleri okurken çok ciddi fikirsel bunalımlar yaşadım. Bu durumun üzerimde hala izleri vardır. Özellikle “Varoluş Felsefesi” okuyup ta sarsılmayan, fikir buhranı geçirmeyen, fikir çilesi çekmeyen kimse yok gibidir. Şuna inanıyorum; Türkiye’de ateist olduğunu söyleyenler vardır. Ama baktığınız zaman bu adamların fikir çilesi yoktur mesela. Kendileri de bilmez neden ateist olduklarını. Hâlbuki fikir çilesi çekmeden, fikir buhranı geçirmeden bir insan ateist olamaz. Çünkü bu noktaya gelen bir insanın çok ciddi araştırmalarının, savrulmalarının, sorgulamalarının olması gerekir. Bu durum bütün yazarlar için geçerli. Aslında bir yazarın bir şeye inanması için çok ciddi okumalar yapması, savrulmalar, buhranlar yaşaması gerekir. Yoksa bizdeki ateistler gibi Nietzsche’den “Tanrı Öldü” cümlesini ezberleyip “ben ateistim” demekle ateist de olunmuyor, yazar veya düşünce adamı da… 

Okuduklarınız sizi bir yerlere savurdu mu?

Kesinlikle. Eğer okuduklarınız size bir ufuk kazandırmıyorsa, düşünmenizi sağlamıyorsa o okuma boştur. Dolayısıyla derin okumalar elbette bende savrulmalar, buhranlar yaratmış, ama aynı zamanda yeni ufuklar açmıştır. Ben kendi geçmişime baktığım zaman 80’lerdeki Mehmet Kurtoğlu’nun, 90’daki, 2000’lerdeki ve şimdiki Mehmet Kurtoğlu’nun farklı ve sürekli değiştiğini görüyorum. Belki yirmi yıl sonra çok daha farklı bir Mehmet Kurtoğlu olacağım. Çünkü sürekli okuyorum ve yazıyorum.  Buna tekâmül diyebiliriz. Okuyan, düşünen yazan adamın her günü bir olmaz, sizin de bahsettiğiniz gibi insan hep tekâmül halindedir. Kuran’da bir ayet vardır “O(Allah) hep oluş halindedir” der. Biz de onun dünyadaki tezahürü olarak hep oluş halinde olmayız…

Uzun bir dönem gazete, dergi gibi yayın organlarında yazdınız ve sonrasında kitaplarınız peş peşe çıkmaya başladı. Bu durumunuzu barajın su tutmasına benzetebilir miyiz? Teşbihte hata olmasın enerji üretmeye başladınız diyebilir miyiz?

Elbette. Bu uzun ve yoğun okumaların sonucunda insan boşalma gereği hissediyor. Ya sözlü yahut yazılı olarak bilgilerinizi aktarmanız, başkalarıyla paylaşmanız gerekir. Yoksa okuduğunuz sizi rahatsız eder. Kitaplarımın ardı ardına yayınlanmasını ben bardağın dolup taşmasına benzetiyorum. Bir de Ankara’ya gittikten sonra içime döndüm ve yazmaya daha çok zaman buldum.

Okumak mı? Yazmak mı?

Okumak kolay. Ama yazmak zor ve sancılıdır. Okumada hazır olan bir şeye konmuş oluyorsunuz. Ama yazmak bir üretim olayıdır. Başkalarından aldığınız bilgi birikimi kendi bilgi, birikiminizle yorumlayıp ufuk açıyorsunuz. Bir nevi bilgiyi harmanlayıp yeni sentezlere ulaşıyorsunuz. Zihninizde olgunlaştırdığınız fikirlerinizi yazıya döküyorsunuz. Yazmak bir nevi doğum gibidir. Sancılıdır. Belli birikim, belli bir sancı sonrasında oluşan ve hayata geçirilen bir eylemdir. Âcizane ben yazma eyleminin sancısını kendi içimde çekerim ve bir makaleyi, romanı kafamda tasarlar sonra kâğıda dökerim. Zaman zaman bana çok yazdığımı söylüyorlar, benim yazdıklarım okuduklarımın yüzde yirmi otuzudur ancak. Rahat yazan biriyim. Bunun da Allah vergisi bir şey olduğunu düşünüyorum.  Aslında yazmadan önce ben kendi içimde yazının sancısını çekip ondan sonra kâğıda dökerim.  Yazı zihinde yazılmadan kâğıda dökülemez bence. Yahut ben böyle yazıyorum…

Yani yazmak öyle kolay bir eylem değil?

Kesinlikle değil. Elbette insan yaza yaza bir noktaya gelir ama bence gözden kaçırmamamız gereken bir diğer husus ise yazmanın Allah vergisi bir kabiliyet olduğudur. Bence yazmak gerçekten Allah vergisi bir kabiliyettir. Mesela; birçok akademik titri olup da yazmakta zorlanan çok kişi var. Ayrıca yazdıklarına baktığınızda üslup yoktur, metin takur tukurdur. İçtenlik yoktur, derinlik yoktur. Bir yazarı yazar yapan üslubudur, diyalektiğidir. Aman nihayetinde yazmak Allah vergisi bir kabiliyettir.

Urfa’ya ilişkin farklı tespitleriniz var. Urfa’yı okuyup yazmanız ne zaman başladı?

Yazmaya başlarken Urfa hiç gündemimde yoktu. İlk öyküm, ilk şiirim, ilk makalem 1986 yılında Milli Gazetede çıktı. Mümkün mertebe ulusal dergi ve gazetelerde yazmaya çalışıyordum. 1993 yılında bir grup arkadaşla bir edebiyat dergisi çıkarmak istiyorduk. O sırada bizden bir iki kuşak önde abilerimiz, yeni bir dergi çıkarmaktansa yıllar önce yayınlanmış ama kapanmış olan Harran Dergisini çıkarmamızı, edebiyat ürünlerimizi burada yayınlamamızı söylediler. Böylece derginin kapandığı 43. Sayısından itibaren dergiyi çıkarmaya başladık. Ancak dergi yıllarca folklor dergisi olarak çıkmış, başında bulunanlar da dini duyarlılığı olmakla birlikte folklorla şehre bakan kimselerdi. Daha önce Urfa diye bir derdim, düşüncem yoktu. Dergi folklorik olunca ister istemez ben de Urfa üzerine düşünmeye başladım. Folklorcular gibi atçılığı, kuşçuluğu, efsaneyi yazmak yerine, bunlar üzerinden giderek şehir tanımlaması yapmayı denedim. Evet, Urfalıyım, şehir çocuğuyum ama o zamana kadar yazınsal anlamda Urfa ile hiçbir bağım yoktu. Harran Dergisi folklorik bir dergi olduğu için Urfa mimarisinden folkloruna kadar birçok alanda yayın yapmıştı. Harran dergisinde yazmaya başlayınca bende bütün oradaki eserleri taramaya başladım. Daha sonra Urfa üzerine felsefi okumalara başladım. Yani Urfa ile tanışmam Harran Dergisi ile oldu. O yıllarda şunu şehrin derin kültürünü fark ettim; 90’lı yıllarda bütün şehirler bir değişim ve dönüşüm geçiriyordu ve Urfa’da değişim ve dönüşüm geçiriyordu. Ben de değişim dönüşüm geçiren bu şehrin kültürünü kayıt altına alınma gereği hissettim. Folklorculardan farklı olarak şehir üzerine felsefi, edebi, kültürel okumlar yaptım. Urfa üzerine kültürel ve sosyolojik çıkarsamaları olan yazılar kaleme aldım. Çünkü folklorcuların felsefesiz ve derinliksiz olduğunu, doğru yanlış her şeyi şehre mal ettiklerini biliyordum. Bidat, hurafe, yalan ve efsane ne varsa abartarak ve biricikleştirerek şehre mal ediyorlardı. Bu bütün folklorcular için geçerlidir. Bundan dolayı bana göre folklorcular şehre malzeme sağladıkları kadar zarar da veriyorlar. Daha önce yazdığım gibi folklor şehre düşmandır. Çünkü şehrin gerçek yüzünü gizler, perdeler… Oysa bir şehrin künhüne varabilmeniz için orada yaşamanız, sosyolojisine, ruhuna sirayet etmeniz, tarihini, teolojisini, kültürünü çok iyi bilmeniz gerekir.

Urfa’ya karşı bir sevdanın olduğunu ama aynı zamanda bir kavganın olduğunu düşünüyorum. Urfa’nın gönlündeki yeri nedir?

İlginç, farklı, güzel ve yerinde bir tespit. Bu tespitiniz için teşekkür ederim. İnsanın doğduğu yeri, atalarının, dedelerinin kabrinin olduğu bir şehri sevmemesi mümkün değil. Edip Cansever’in bir şiiri var; “ İnsan doğduğu yere benzer. O yerin toprağına, o yerin suyuna...” der. Biz, istesek te istemesek te doğduğumuz şehir kimliğimizi kişiliğimizi oluşturuyor. Yine Firuzan’ın bir sözü var; “benim iki öğretmenim oldu. Biri annem diğeri şehrim.” Urfa benim öğretmenim oldu. Ben mahalle kültürü ile doğup büyüdüm. Osmanlı kültüründe mahalle çok önemli bir olgudur ve Urfa’da ben mahalle kültürü ile yoğruldum. İşte böyle bir kültür ortamında doğup büyüdüğüm için, kimliğim, kültürüm böyle bir şehirde oluştuğu için, Urfa’ya karşı bir sevdam var. Bu şehirden kopamıyorum. Bakın daha televizyonun hayatımıza girmediği yıllarda mahallemizde ümmi kadınlar vardı. Bize hikâyeler anlatırlardı. Daha sonra Binbir Gece Masallarını okuduğumda baktım ki; ben bu hikâyeleri biliyorum, bunları komşu kadın anlatmıştı. Hem de harfi harfine. Bugün düşünüyorum da o kadın bunca hikâyeye nasıl hafızasında tutabilmiş? Tabi, bu, sözlü geleneğin oldukça güçlü olduğu, mahalle kültürün kimliği, kişiliği belirlediği bir şehirden, gelenekten kaynaklanıyor. Düşünün bir kere çocukları terbiye veya ikaz ederken, doğrudan değil, dolaylı olarak bir kıssanın anlatıldığı ve o çocuğun bu kıssadan kendine bir ders çıkardığı sözlü gelenek… Dedelerle torunların bir arada yaşadığı yıllar… Geleneğin bu kadar güçlü olduğu bir şehirde aileden, mahalleden aldığım birikimlerle şehre bakıyorum.  İşte bu birikimle bende bir bilinç, kimlik ve kişilik oluştu. Şahsiyetiniz şehri, şehir de şahsiyetinizi ele verir. Hemşerilik denilen şey gerçekte şehrin şahsiyetidir…  

Yazılarınızda Urfa’yı eleştiren veya değerlerini hor gören bir tarzınızın olduğu hissediliyor. Demin sormuştum bu şehre karşı bir öfkeniz var mı?

İnsan sevdalandığı bir şehre öfke duyar mı? Benim kızgınlığım ve öfkem bu şehrin değerlerinin itibarsızlaştırılmasına, unutturulmasına ve yozlaştırılmasına… Urfa değişen, dönüşen, sancılı bir şehir. Şehrin eski güzel günlerini okumuş, duymuş, görmüş, yaşamış biriyim. Bugün ben o şehri anlatıyorum. Ancak şehrin çirkinlikle mücadele ettiğini veya çirkinlikle örtüldüğünü görünce ister istemez taraf oluyorum, tepki veriyorum. Şehir bir nevi hem annemiz hem de çocuğumuz gibidir. Nasıl ki bir insan çocuğunun kötü yola düşmesini istemezse biz de Urfa’nın kimlikli, şahsiyetli kalmasını bu mirası tüketmemesini istiyoruz. Gösterdiğimiz tepki aslında bu! Sevginin getirdiği bir tepki! Ben şehrin bilinçaltını okuyorum. Bu yüzden şehri çok iyi tanıdığımı düşünüyorum. Bir insanın bilinçaltını bilmeniz onu rahatsız eder. Çünkü gizli sırlarına, korkularına, vakıf olursunuz. Şehir de böyledir. Diğer yandan şehre ilişkin sert eleştiriler yapıyorum. Çünkü şehir her gün biraz daha geriye ve kötüye gidiyor. Her gün biraz daha köylüleşiyor, kabalaşıyor, şehir nezaket ve zarafetini kaybediyor. Birilerinin şehri ikaz etmesi, yol göstermesi, yol açması gerekir. Bu da şehirden rant kazananlara değil, derdi olanlara düşüyor. Eleştiri konusunda benim ufkumu Cemil Meriç açtı. Üstat “uyuşuk toplumları ancak tokatlayarak uyandırabilirsiniz” diyor. Urfa uyuşuk ve tembel bir toplum!   Cemil Meriç’in dediği gibi onu ancak tokatlayarak uyandırabilirsiniz. Şehrin kendine gelebilmesi için uyandırılması gerekir. Bende sıcaklıktan dolayı ehli keyif olan Urfa’yı biraz sarsmak, biraz kendine getirmek, daha doğrusu şehri kendini biricik görme hastalığından kurtarıp “eleştirel aklı” kazanmasını sağlamak için sert ifadeler kullanıyor, şehirle kavga ediyorum.  Bir nevi insanların gözlerine şehrin ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini eleştirerek gösteriyorum. Batı eleştirel akılla bugün aydınlanmayı yakalamıştır. Bizim de eleştirel akılla ancak ilerlememiz mümkündür. Tabi bu biraz da üslup meselesidir.  Ben biraz sert yazıyorum yazılarımı. İstesem de yumuşak yazamıyorum. Şehirle kavgam aile içi kavga. Severiz, küseriz, barışırız…

Bu manada geçmişte üslubunuzu sert bulup bugün size hak veren var mı?

Çok. Geçmişte Veysel Polat, Hanifi Düşmez ve ben GAPGündemi gazetesinde yazdığımız zaman tepki alıyorduk. Derdi olan, şehirli insanlar bizi anlıyordu.  Çünkü bu şehirle ruh bağı kuramayanlar bizi asla anlamazlar! Bizi anlamayanlar ise sanki şehri sevmiyoruz, tanımıyoruz veya şehrimize hakaret ediyoruz diye bizi yargılayıp yadırgarlardı… Hâlbuki sizin deyişinizle bu durum sevginin getirdiği bir öfke ile yazılan yazılardı. Mehmet Akif’in bir sözü var;  “sözüm odun gibi olsun yeter ki hakikat olsun!” Geçmişin Urfa’sını, Urfa’nın değerlerini bilen insanlar, bugün Urfa’nın geldiği noktaya bakınca bize gerçekten hak veriyorlar ve yine sizin deyişiniz ile artık çığlığımızı duyuyorlar. Tabi biz bunu çok önceleri görmüş çok önceleri yaraya parmak basmıştık.  Yazıp çizdiklerimize o zaman kulak kesilmiş olsaydı Urfa kurtulabilirdi? Ama artık çok geç! Çünkü fiziki olarak şehirleşmeyi tamamladı ama ruh olarak sınıfta kaldı… Hepimize geçmiş olsun!

Dergiciliğe Harran Dergisi ile başladınız. Birde gazetecilik yönünüz var. Bize o günlerden biraz bahseder misiniz?

Harran Dergisi, Helezon ve Seyir Dergilerini çıkarttıktan sonra Veysel Polat beyin 1998 yılında İstanbul’dan gelip GAPGündemi gazetesini yayınlamasıyla birlikte ilk sayıdan itibaren gazeteciliğe adım attık. Hatta ilk sayıda Roger Garaudy’in üzerine uzun bir yazı kalemi almış onu köşe yazısı olarak vermiştim. Tabi benim yazdığım dergi yazısıydı ve gazete bunu ancak ikiye bölerek yayınlamaz zorunda kaldı. Çünkü ben dergicilikten geliyordum ve uzun yazıyordum. Gazetecilikle dergiciliğin aslında çok farklı olduğunu GAPGündemi gazetesinde öğrendim. GAPGündemi gazetecilik alanında benim için bir okul bir medrese oldu. Neden derseniz? Bizler gazeteye bir şeyler kattık, gazete de bizlere bir şeyler kattı. Gazete bana ne kazandırdı derseniz? Birincisi kültür, sanat sayfasının nasıl hazırlanacağını GAPGündemi’nde bizzat tecrübeyle bir şekilde öğrendim. İkincisi 15 günde veya hafta da bir röportajlar yapıp yayınlıyordum. Gazete bana röportaj nasıl yapılır onu öğretti.  Şimdi bu dönüp bakıyorum da yaptığım bu röportajlardan en az iki cilt kitap çıkar. Ve bu röportajlar şehrin hafızasıdır. Dönüp baktığım zaman bu röportajlarda şehrin 30 yıllık 50 yıllık hatta 100 yıllık hafızasını görebilirsiniz. Çünkü Urfa’nın kaynak kişileri, 100 yıllık ortalama hafızasına sahip insanlar ile yapılmış röportajlar... Kimler yok ki, rahmetli Mahmut Coşkunses, Prof. Dr. Abdülkadir Karahan, Ükkaş Ülgen,  Mehmet Mısır, Hulusi Öcal, Şükrü Algın… Ve adını sayamadığım birçok kültür ve sanat adamı… Ölenlere Allah rahmet eylesin. Bu isimler gibi birçokları vardı. Bu insanlar bu şehrin o zaman yaşayan hafızaları idi. Bu insanlar 80-90 yıllık bilgi ve birikimlerini bize aktardı. Biz de GAPGündemi vasıtası ile kamuoyuna aktardık ve geçmiş Urfa’yı 21. Yüzyıla aktarma imkânı bulduk. Sonuç olarak 7-8 yıllık GAPGündemi gazetesi maceram benim açımdan gerçekten bir okul, bir medrese oldu…

Günümüzde gazetecilik alanında röportaj çok nadir yayınlanıyor ve nadir röportajcı var. Röportajı zor kılan nedir?

Çok doğru bir tespit. Bilgi birikim olmadan röportaj yapamazsınız. Bir gazetecinin röportaj yapabilmesi için karışındaki insanı çok iyi tanıması ve büyük bir birikime sahip olması gerekir. Hele hele birçok alanda röportaj yapabilmeniz için, soru sorabilme yeteneğiniz, çok geniş bir bilginiz, birikiminiz olması lazam. Bu alan gazetecilikte de çok zor bir alandır. Belki gazetecilikte en zor alanlardan birisidir. Gazetecilikte iki alan bence önemlidir; röportaj ve köşe yazarlığı! Dolayısı ile gazetecilikte herkes röportajcı olamaz. Sizin de bu alanda çok iyi olduğunuzu biliyorum. Röportajlarınızı severek okuyorum.

Birçok eseriniz olduğunuzu biliyoruz ama maşallah diyerek sormak istiyorum; kaç esere imza attınız?

Urfa’dan ayrıldığımdan bu yana 12 yıldır Vakıflar Genel Müdürlüğünde kütüphane ve yayın müdürlüğü yapıyorum.  Dolayısıyla yazı, kitap ile iç içeyim. Editörlüğünü yaptığım eserler hariç otuz beş kitabım yayınlanmış. Bazı arkadaşlar ile ortak çıkarttığımız kitaplar da var. Tabi bu eserlerin hayat bulmasında Urfa’dan birikimli olarak çıkmamızın ve çok geniş bir zaman ayırmamızın etkisi var.  Ankara’dayım ve sevdiğim bir işi yapıyorum. Bol bol okuyorum ve yazıyorum. Çünkü kendimi ifade etmenin en iyi yolu okumak ve yazmak! 

Mehmet Kurtoğlu edebiyat alanında kendini nerede konumlandırıyor? Sağcı mısınız, solcu musunuz, İslamcı mısınız?

Bu tanımlamalar artık yirmi, otuz yıl geride kaldı. Artık bunlarla kendilerini tanımlayanlar dinozorlardır. Modern hayat ideolojileri bitirdi. Bugün dijitalizm ve liberalizm revaçta. Bu ikisi bugünümüzü belirlediği gibi geleceğimizi de belirleyecek. Bu kavramlar üzerinde daha çok durmalıyız diye düşünüyorum. Biliyorsunuz Mehmet Akif liberalizmi “mezhebi geniş” olarak nitelendiriyor. Dünya mezhebi geniş bir hayata doğru eviriliyor. Bu yüzden kimse bahsettiğiniz bu kavramlarla kendini artık ifade etmek istemiyor. Şahsen ben dini duyarlılığı olan, sanat ve felsefeyi önemseyen hayata iyimser bakmaya çalışan biriyim.  Kuran’da bir ayet var; “kendinize İslam’dan başka isim mi arıyorsunuz?” mealinde…  Bu bağlamda Müslümanım, mümin olmaya çalışıyorum… Diğer yandan 12 yıldır Türkiye Yazarlar Birliği Genel merkezinde yönetim Kurulu üyesiyim. Urfa şube başkanlığı da yaptım Ankara Şube başkanlığı da… Yazarlık anlamında kendimi herhangi bir ideolojiye, gruba veya akıma mensup olarak görmüyorum. Eserlerim her kesime hitap ediyor. Sol’da, Sağ’da İslami kesimde okuyucularım var. Nâbi, Shakespeare, Necip Fazıl, Tanpınar, Mehmet Akif eserlerim benim nasıl bir fikir dünyasına sahip olduğumu gösterir sanırım. Felsefe, sanat ve estetiğe önem verdiğim için kendimi bir yere konumlanmış olarak addetmiyorum. Elbette bir duruşum var. İslami bir düşünceye sahibim, İmam- Hatip mezunuyum. Muhafazakâr bir aileden geliyorum bunlar elbette eserlerime yansıyor ama her kesimden insanda eserlerimde kendini buluyor diyebilirim. Herhangi bir ideolojik kalıba girmiş olsaydım belki daha farklı bir konumda olabilirdim ama ben özgür olmayı tercih ettiğim için görmezden gelindiğimin farkındayım. Çünkü otuz beş eser yazacaksınız, ama eserleriniz hakkında otuz beş tahlil yazısı olmayacak! Eleştirel anlamda dahi ciddi bir yazı çıkmayacak! İkili ilişkilerle yazılanlara çizilenlere zaten ben karşıyım… Benim asıl eserlerim yayıncıların yayınlamaya cesaret edemediği romanlarımdır. Bunlar “undergraund” olduğu için kimse cesaret edemiyor yayınlamaya. Ayrıca eserlerimin bazıları ne sağ, ne sol, ne İslamcılarla örtüşüyor…

Yazar Mehmet Kurtoğlu kitaplara ayırdığı zaman kadar ailesine ve çocuklarına zaman ayırabiliyor mu?

Maalesef. Üniversiteye giden çocuğum var ve geçenlerde bana “baba biz Ankara’ya geldikten sonra senin babamız olduğunu öğrendik!” dedi.  22 yıldır evliyim ancak Ankara’ya geldikten sonra evli ve bir ailem olduğunu fark ettim.  Urfa’da iken aileme zaman ayırma fırsatım olmadı. Kendimi dağıtmış… Şimdide çok zaman ayırdığımı söyleyemem, zira yurt içi ve yurt dışı gezilerim oluyor. Sık sık Ankara dışına çıkıyorum. Ama bir evim, bir ailem olduğunu burada yani Ankara da fark ettim…

Mehmet Kurtoğlu kimi okumaktan keyif alıyor.

Geçmişte çok okudum. Şimdilerde ise daha çok beynimi yoracak eserler okuyorum. Deminde söylemiştim özellikle Varoluş Felsefesi okuyorum. Son iki yıldır roma okuyorum. Hem de ilk kaynaklardan. Bir de klasikleri seviyorum. Dönüp dönüp okurum.

İlk kitabını Adana’da İmaj Ofseti işletirken ben bastım. İlk kitabın heyecanının hala duyumsuyor musun?

Bakın 35 esere imza attım ama gerçekten ilk kitabın heyecanı çok farklı ve hala o kitabın heyecanının yaşıyorum. Onun bende ayrı bir yeri, hatırası var. Hatırlıyorum da ilk kitabı baskı için Adana’ya gönderdiğimde günlerce rüyalarıma giriyordu. Hep ilk kitaplar heyecanlı olur. Benim ilk kitabım, ilk şiir kitabım onun heyecanı farklıydı yani.

Sağ kesimde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi “Sükût suikastı” var. Benim için Urfa’nın bir değerisin. Urfa’da kıymetin biliniyor mu? Böyle bir şeye inanıyor musun?

İnanıyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar yaşarken kıymeti bilinmedi. 6-7 romanı yayınlandı. Öldükten 30 yıl sonra kıymeti anlaşıldı. Orhan Pamuk Nobel Ödülü aldığı zaman “Benim hocam Ahmet Hamdi Tanpınar’dır” dedi ve dünya Ahmet Hamdi Tanpınar’ı tanıdı. Sükût Suikastı her yerde, her zaman vardır. Bir yerlere aidiyet taşımıyorsanız sizi görmezden gelirler. Bizim ne toplumumuz ne de edebiyat dünyamız bireyi kabul etmez. Oysa sanat bireyseldir! Bireysel olduğu kadar büyüktür.  Tanpınar’ı niçin görmezden geldiler. Çünkü yazdıkları ne sola ne sağa uyuyordu. Türkiye ideolojileri aşınca, liberalleşince Tanpınar’ı keşfetti. Çünkü Tanpınar bireyi, estetiği, sanatı anlatıyordu. Onun döneminde popüler olanların adı okunmuyor ama Tanpınar otu kırk dile çevrildi… Kadir kıymet bilmemek, sanatçıyı desteklememek bizim camiada daha da fazla. Çünkü Şehirleşememişiz.  Ya birinci kuşak köylü ya ikinci kuşak. Bizde sanata ve sanatçıya değer ancak şehirleşmeyi tamamladığımızda verilir. Türkiye’nin şehirlerinin yüzde yetmişi köylü! Zengini köylü, esnafı köylü, tüccarı köylü müteahhidi köylü… Ne aristokrasi var ne burjuvalaşabilmiş bir sınıf! Sanatı, sanatçıyı ne bilsin. Bu şehirden milyonlar, milyarlar kazanıp evinde tek kitap bulunmayan yüzlerce zengin var.  Bu şehri tanımayan sivil toplum örgütleri, idareciler var. Türkiye’de bilinmen, tanınman ve değer gösterilmen için ya abilerin talebesi olacaksın yahut kendin abi olacaksın!  Bugün Türkiye’de her dergi bir tekke, her yazar biatçı birer mürit! O yüzden bu dönem Kültürel iktidar oluşturamadık. Kültürel iktidar halen solun elinde çünkü sol sanatçısını destekliyor. Sol yayınların telif sözleşmeleriyle sağ yayınevlerinin telif sözleşmelerine bakınız. Kimin sanatçıya değer verdiğini görürsünüz. Sol sanatçısını besler, sağ sömürür! Şahsen kadir kıymet olayın takılmıyorum. Çünkü ben kendim olduğum için yazıyorum. Kendimi böyle ifade ediyorum. Başkasının benim hakkımdaki kanaatleri beni ilgilendirmiyor. Allah bana böyle bir kabiliyet vermiş ben onu yerine getiriyorum, o kadar. Urfa’da kıymetimin bilinip bilinmediği hususunda bir şey söylemeyeceğim. Görünen köy kılavuz istemez. Takdiri sizlere bırakıyorum.

Genç kalemlere tavsiyeleriniz?

Bol bol okusunlar ve yazsınlar. Özellikle Türk ve Batı klasiklerini mutlaka okusunlar öyle yazmaya başlasınlar. Belki ileride ilk yazılarını beğenmeyebilirler ama eğer Allah vergisi bir yazma kabiliyetleri varsa günün birinde elbette hak ettikleri yere geleceklerdir.

Sizinle birçok alanda saatlerce konuşabiliriz ama ileride her hangi bir konuda röportaj serisi yapmak üzere şimdilik. Eklemek istedikleriniz.

Yıllarca gazetecilik röportajcılık yaptığım GAPGündemi gazetesine sizin aracılığınızla bir röportaj vermek gerçekten benim için mutluluk ve onur verici. GAPGündemi yazı ailesine, size teşekkür ediyorum. Urfalılara, kitapseverlere en kalbi muhabbetlerimi, selamlarımı iletiyorum. 

Kaynak: Editör:
Etiketler: “Yazar, olmak, için, fikir, sancısı, çekmek, lazım”,
Yorumlar
Haber Yazılımı