Haber Detayı
05 Nisan 2017 - Çarşamba 08:45 Bu haber 6720 kez okundu
 
“Urfa bağımsızlık meşalesini ilk yakan şehirlerdendir”
Bu haftaki Röportajımızı Araştırmacı- Yazar Mustafa Armağan ile gerçekleştirdik.
Röportaj Haberi


Röportaj: İshak Polat- Mehmet Talat Akay / Urfalı olan Mustafa Armağan’a Urfa ve gerçek tarihe ilişkin sorduklarımız ve aldığımız cevaplar..

Ata yurdunuz Urfa'ya dair duygu ve düşünceleriniz?

Uzun zaman yaşamadığım, ancak aralıklarla gelebildiğim, geldiğimde de 3-5 gün kalabildiğim bir şehir Urfa. Gurbette olmama rağmen daima yüreğimde, kafamda, dilimde yaşadığım bir şehir. Sırasıyla Antep ve Bursa’da yaşadım. Her ne kadar memleketimden ayrı kalmış, özlemini çekmiş olsam da şimdi yaşadığım İstanbul’da memleketimi annem, babam ve halamla konuşarak yâd edebildim ancak. Aile büyüklerinin anlattıkları, naklettikleri ve çok hoşuma giden yerel şive konuşmalarıyla andım her zaman. Lezzetli yemekleri ile büyüdüm. Gurbette olmama rağmen gurbeti içimde yaşadım. Kâh vatan dedim zaman zaman, kâh gurbet. İnsanlar bazen gurbetteyken vatanını yaşıyor, bazen de vatanındayken gurbeti. Ben de yıllardır ikincisini yaşamaya devam ediyorum.

 

Bölge açısından Urfa’nın tarihteki önemi nedir?

Tarih ve kimlik penceresinden bakıldığında, Urfa'mız sadece Türkiye’nin değil, Ortadoğu’nun belki de dünyanın merkez illerinden biridir. Hem Osmanlı döneminde hem de önceki dönemlerde önemli bir merkez olmuş bir il. Hz. Ömer dönemine kadar İslam’ın 18. Yüzyılında müşerref olmuş, her daim önemli yer edinmiş bir şehir. Öncesine baktığımızda da Göbeklitepe ve Nevaliçoli ‘de bulunan kalıntılarla bir bakıma insanlık tarihini temsil eden bir şehir kimliği ortaya koyuyor Urfa.  Dolayısıyla bu şehir, sadece görünen mimari eserleriyle değil, görünmeyen bir iç dünya mimarisini muhafaza etmiş şehirlerden biridir. Eski eserleri muhafaza etmek gayesiyle restorasyonla ömrünü uzatma çalışmalarını saygıya değer bir davranış olarak görüyorum.  Ancak maddi olmayan ve geniş pencereden bakıldığında da kültür unsurlarından olan dil, kültür, şiir vb. özellikleriyle günümüze kadar ayakta kalan ve devam edegelen değerlerimizi de koruyoruz. Belki farkında olmadan zengin mimari kültür unsurlarını hem yaşatmış oluyor, hem de bağrında barındırdığı maddi-manevi değerlerini günümüze taşımış oluyoruz. Bunlar da bu şehre yüreği geniş, bir bakıma derviş kimlikli bir şehir olma özelliği katıyor. Geçmişte alperen yiğitliği ile kahramanlığını gösteren bu şehir, insanlarıyla tarihte destan yazmış. Bizlerde, çok az şehre nasip olan bu özellikleri unutturmadan hem gurur duyacak hem de bozmadan gelecek nesillere nasıl ulaştırabiliriz diye kafa yoracağız.

 

Suriye’ye, Irak’a komşu çok önemli bir merkez olan Urfa’nın günümüzde ki önemi nedir.

İmparatorluğun içindeyken serpilmiş gelişmiş illerden biri olan Urfa, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra kaderi olumsuz yönde değişen illerden biri olmuştur. Gaziantep, Urfa Edirne gibi şehirler yeni sınırlar çizilince bütün hüviyetlerini kaybetme riski yaşamışlar. Örnek derseniz Osmanlı döneminde Balkanların başkenti olan Edirne’yi gösterebiliriz. Diyebilirim ki günümüzde o dönem Edirne’sinden ancak yüzde 10-15 kalmış elimizde. Yani Sofya’dan Nis’e kadar olan bölgenin başkenti iken yeni sınırlarla kolu, kanadı - eli, ayağı kırılmış, bu gün gövdesiyle kötürüm oturan bir şehir haline gelmiştir. Çok uzun yıllar Kilis, Antep, Urfa ve Antakya’mızın Ortadoğu ile doğrudan doğruya bağlantıları vardı. Osmanlı döneminde Urfa’nın Antakya’nın ve Antep’in karayolu ulaşımı esas olarak Halep ve İdlip’ile kesişirken Cumhuriyet sonrası İstanbul’a, Mersin’e doğru yollar açılınca ticaret yapılamaz hale geldi. Urfa ve bölge illerin ticaret yolu bir anda çöktü. Tarım ve ticaretin yolları kapanınca ekonomi çöküntüye uğradı ve yön değiştirdi, yukarıya(batıya) yönelmek zorunda kaldı. Urfa’nın kolu kanadı kırıldı derken Rakka ve Halep’le alakası kesilmesi ile yaşanan bu travma kaçınılmaz oldu. Kilis’e bakıyorsun tarihteki muhteşem şehir ile bu günkü sınır şehri Kilis arasında uçurum var. Çöküntü derken buna dikkat çekeyim istedim. Bu günkü sınır illerimizin tamamı birden bire böyle bir pozisyonda kalakaldılar.  Ne zaman ki batıya doğru yollar yapıldı, yatırımlar hızlandırıldı, ulaşım kolaylaştı ve en önemlisi GAP projesi hız kazandı işte o zaman bölge kalkınma sürecine girdi. Uzun zamana yayılmış olsa da toparlandı. Suriye’de çıkan savaş ile birlikte bölge illerine göçler başladı. On yıl öncesine kadar bağlar filizlenecek derken koparılınca Halep’i kaybettik. Size biraz garip gelebilir bu Suriyeliler nerden geldi başımıza çıktılar diye düşünebiliriz. Ama tarihte göç her zaman bir şehre hareket getirmiş katkı yapmıştır. Daha önceden bilmediğimiz ferafet, bu gün tüm Türkiye’de tüketilen bir yiyecek haline geldi, dolayısıyla memlekete yeni bir katkı sağlanmış oldu. Zamanında Vanlılar geldiklerinde çayı bilmeyen Urfalılara çayı getirmişler. Demek istediğim o ki, göçler aynı zamanda şehrin ekonomik potansiyelini yükselten gelişmelerdir. Toplumda dillendirilen ‘geldiler mahvettiler’ yaklaşımıyla değil, 5-10 sene sonra şehirlerin ekonomisine sağladıkları katkıların  semeresini alacağız inşallah. Kim ömür boyu dilenci olarak yaşamak ister ki. Aşağıdan yukarıya hareket getirsin diye Amerikalılar her sene 500 bin mülteciyi boşuna seçerek almıyor. Urfa'mızın da bu göç dalgasını avantaja çevirip tekrar merkezi bir şehir kimliğini kazanmasını bekliyoruz. O Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki yatırımlar (bize gerileme dönemi diye bahsedilen) 17-18. Yüzyılları arası Urfa’nın kalkınma dönemi olmuştur. Baktığımızda medreselerin yüzde 80’i, hanlar-hamamlar o dönemde yapılmış. Demek ki ihtiyaç olmuş, bir potansiyel oluşmuş ki buralarda medrese yapma yarışına girmişler. Onun için derim ki bu gün aldığımız göçü fırsat görmeli, lehimize çevirmek için çalışmalıyız. Urfa, Türkiye’nin belki de dünyanın en genç nüfusuna sahip illerinden biri. Çocuklarımız elimizin altındayken, nasıl terör örgütlerine bulaşmadan, şuraya buraya yönelmeden memleketin yerli ve milli kimliğiyle buluşturabiliriz diye kafa yormalıyız. Bu sadece Urfa’nın ve bölgenin değil Türkiye’nin meselesidir. Akademik çalışmalarla bu konuya eğilmeli, kaynaşmayı sağlamalıyız. Ortam sosyal patlamalara varmadan önce şehrimizi kurtarmalıyız. Yeni yetişen, ülkenin geleceğinde rol alacak bu gençlerimizi nasıl birlikte yetiştirebiliriz diye uğraşmalıyız.

 

 

Urfa’daki kurumlar şehrin değerlerini tanıtabiliyor mu? Alperenlerini, dinamiklerini işleyebiliyor mu?

Evimde ciddi bir Urfa kitaplığı oluşturdum. Gördüğüm kadarıyla birçok arkadaşın, şehri edebi yönüyle tanıtmak ve yaşatmak için akademik çalışmaları var. Bu eserlerde yetersiz gördüğüm iki husustan biri, çalışmalar fazlasıyla içe dönük. Eserlerde ancak bir Urfalının hissedebileceği şeylerin var olması. Ben okuduğumda mutlu oluyorum ama bir Konyalıya bu hissiyatı yansıtamıyoruz. Bu kadar içe dönük olmaya Urfalıların (yazarlar dâhil) hakkı yok. Nabi gibi birisini yetiştirip, Ukrayna’da ‘düştü Nuri mehabeti’ dizelerini taşlara işleten-düşüren bir şairin torunları bu kadar içe dönük olmamalı. Fazla içe kapanıldığı zaman istediklerini ve yazdıklarını genele taşıyamıyor bir mesele haline getiremiyorsunuz. Böyle bir hava hâkim kitaplarda.

İkinci husus ise Akademik camia ile ilgili ki onlar da çok fazla spesifik kalıyorlar. Yani Harran da yetişmiş bir âlimin falanca kitabının falanca bölümünde ele aldığı konunun şerhi. Tamam, bunun incelenmesi kolay bir mesele değil eyvallah. Sokaktaki insan ya da öğrencinin ne çıkarması gerektiğini umursamıyorlar. Bu ülke bizi yetiştirdi, yemeğimizi, suyumuzu verdi, bizi doyurdu, ısıttı belli bir yaşa getirdi. Bizlerin de öğrenmezse öğrenmesin demeye hakkımız yok. Her ilin bir aydın sorunu var, bu düşüncede olan edebiyatçılarımız var. Urfa’da katıldığım sempozyumda Türk Tarih Kurumu Başkanı Refik beyin konuşması uyarı niteliğinde ve güzeldi. Akademisyenleri bu kıvama getirmemiz lazım. Urfalı şairlerimiz gibi akademisyenlerin de mahallede sıkışıp kalmak yerine, geneli aydınlatacak ortama hitap etmesi lazım. Mahalleden çıkarak genele açılmaları lazım kısacası. Farklı kaynaklar okumalı ve araştırmalı, yapılması gereken bu olmalı. Urfa toplantısında konuşulan bu konuyu belki de Türkiye’nin meselesi yapabiliriz. 50 entelektüeli Urfa'da bir araya getirelim, her yıl beyin fırtınaları düzenleyelim, Ortadoğu meselesini tartışalım bir marka olalım. Urfa’mız geçmişte olduğu gibi bu gün de düşünen düşündüren insanların şehri olsun. Bu hususta bizlere çok iş düşüyor.

Tarih bilincinin toplum için önemi?

Eli Vaizi adlı bir Yahudi’nin “ bütün mesele unutmakta yatıyor” sözünü hatırlatarak başlayalım bu soruya. Unutmak duygusu muzaffer olursa eğer, ölümle geçmişin külleri ve geleceğimizin üzeri kapanmış olur. Geçmişi temizlerken aynı zamanda geleceğimizin üzerini de temizlemiş oluruz. Geçmişi merak edip araştırmak, bize laboratuvarda deneylerle yön bulma ve daha iyi anlama yolunu açar. Winston Churchill, siyasetçi olmak isteyenlere üç cümle söyleyeceğim “Tarih öğren, tarih öğren, tarih öğren” derken geçmişi araştırmayı ve öğrenmeyi öneriyor. Çünkü insanoğlu gelecekte ne olacağını bilemezken, yaşadığı zamanda ki olaylarda film şeridi gibi çabuk geçip gidiyor. Hâlbuki tarihi merak edip araştırdığımızda bir sürü bilgi alınacak kaynak, bu bilgileri laboratuvar olarak test edebileceğin binlerce örnek görürsün. Tarih araştırmak yeni ufuklar açar. İnsanoğlu geleceği bilemez ama merak ederse geçmişi öğrenir. Araştırmalar sonucunda toplanan bilgi ve belgelerle neyin olacağı veya nelerin olmayacağı haritasını çıkarabilir. İşte, Tevrat'ta anlatıldığı üzere "vaaz edilmiş topraklar" olan Kudüs'te bir İsrail Devleti kurmak için çabalayan politik Siyonizmin kurucusu Theodore Hertzle (1860 –1904) Siyonizm konseyini topluyor. 1897 yılında yaptığı bir konuşmada ‘5 veya 10 yıl, en geç 50 yıl içinde bir İsrail devleti kurulacak’ diyor. Yahudiler 5. yılsonunda ‘hadi bu Abdülhamit’i ikna süreci, 10. yıl için Abdülhamid’i devirme süreci’ diyorlar. Bakıyorsunuz ki bir yıl farkla 1947 yılında İsrail devleti kuruluyor. Bu şunu gösteriyor; hedefini belirleyen ve bunu için çalışan insanlar başarabiliyor ancak. Geçmişinde neleri başardığını, neleri kaybettiğini bilen bir toplum gelecekte neleri başarabileceğini, neleri muhafaza etmesi gerektiğini de bilir. Tarihin önem ve değeri tam da burada ortaya çıkıyor. Önümüze bir hedef koyarsak gelecekte başarılı olabiliriz ancak. Sayın Cumhurbaşkanımız, 2023-2071 hedeflerini açıklarken bu gerçeğe vurgu yapıyor. Belki çoğu insana uzak bir zamanmış gibi gelebilir. Ama "bir iki yıl şaşma ile bu hedeflere ulaşırız" diyor.

Mesela Osmanlı tekrar dirilir mi?

Belki Osmanlı ruhu dirilmez ama geçmişte Osmanlı’nın başardıkları şeyler tekrar başarılır. İşte, tarih okumak ve araştırmak bunları başarmak konusunda itici bir güç olacak, bir kaldıraç imkânı sunacaktır bizlere. Neden başarılmasın.

Toplum olarak tarih şuuruna sahip miyiz?

Biz, belli mihrakların tarih şuuruna sahip olmamak için bilinçli bir şekilde uğraştıkları ellerinden geleni yaptıkları bir toplumuz. Batılı ülkelerin çocukları nasıl yetiştirdiklerini, nasıl bir tarih şuuru verdiklerini çok net görüyoruz.  Bizde doğrular yerine yanlışlarla uyutuluyoruz. Kitaplarda padişahlar, paşalar haremden çıkmayan tipler olarak gösterilirken Osmanlı’nın son 300 yılı rezilane şekilde anlatılıyor. “ Bana tarihini söyle sana kim olduğunu anlatayım” derler. Siz tarihi nasıl anlatırsanız toplum da öyle algılar. Bir Türkmenistanlı öğrenci geçmiş yıllarda bir e-mail atmış, hocam Türkler neden atalarına bu kadar kızıyor, horluyor diye sormuştu. Bir köşe yazımda okuyucularıma "anlayabildiyseniz bende bu meraklı öğrenciye anlatayım" dedim ama cevap bulamadım. Tamam, geçmişimizi göklere çıkartmayalım ama bu kadar tu-kaka yapmayalım. Mesela son Osmanlı Padişahımız Vahdettin; adamı hep hain olarak anlatıyorlar (ki bana göre asla hain değildir). Bakın kitaplarımızda, Sultan Vahdettin önüne konulan şartları reddetti ve Sevr Anlaşmasını imzalamadı. "bu musibetler belgesini imzalamaktansa ölmeyi tercih ederim" diye ifadesi olan adamı kahraman ilan etmek yerine, hain Sultan olarak anlatılıyor. Sadece bu hareketi bile takdire şayandır. Tarihçiye düşen olayları ve kişileri objektif olarak anlatmaktır. Özellikle tarihimiz çok çarpıtılmış vaziyette. Tarihçi, her hangi bir değer yargısını insanların beynine sokamaz. İnsanlar okur ve hükmü de kendisi verir.  Genç nesil ve toplumun tarihimizi öğrendikçe gelecekte önemli başarılara imza atacağına inanıyorum. Bundan da kimsenin şüphesi olmasın.

 

Gerçek tarihimizi öğrenebilecek miyiz?

Özellikle yakın tarih konusunda bazı tabuların yıkılması gerekiyor. Yeni bir devletin kuruluşunda anlatılan 30’lu, 40’lı yıllar tamam eyvallah. Ama 90 yıl geçmesine rağmen hala bir şeyleri korumak için -hakikatten fedakârlık etmek- inandırıcılığını kaybetmiş bir döküman olarak kalıyor. (bana göre bunun toplum nezdinde inandırıcılığı da kalmadı artık.) Okullarda, birçok panel veya toplantılarda yakın tarihimizi anlatırken okullarda bazen bir öğrenci kalkıyor; hocam zaten bize anlatılan tarihe inanmıyor ki diyor. Sınıf öğretmeniyle göz göze geldiğimizde hocam öğrencin ne söylüyor dediğimde gülüyor ve başını sağa sola sallıyor. Yakın tarihi anlattığım yerlerde buna benzer çok örnekle karşılaşıyorum. Yakın zamana kadarki tarihimiz belli şablonlara göre yazıldığı için bu durumda hakikatleri yazma ve anlatma şansınız da yok. Yazdığınız da başınız derde giriyor. Bunlara rağmen gerçek tarihi araştırma ve öğrenme konularında kıpırdamaların olduğunu hissediyorum ve ümitliyim. İstedikleri kadar tarihçilere saldırsınlar. Bu kapı açıldı, korku eşiğini geçtik artık. Bu millet öğrenme rüştüne sahip olduğunu ispatlayacaktır inşallah. Cumhuriyetin ilk 30,40 ve 50 yıllarında Sultan Abdülhamit hakkında “ Kızıl Sultan” yakıştırmaları yapılırken bu gün dizilere konu ediliyor.

Günümüzde o yakıştırmayı savunmak, cesaret ister hale gelmişse eğer diğer konularda da zamanla gerçekler ortaya çıkacaktır demektir.

 

Gerçekleri anlatacağım dediğinizde sıkıntı yaşamıyor musunuz? Başınız belaya girmiyor mu?

Bir kaç defa sıkıntı yaşadım, linç edilme girişimleri bile oldu. Bu tür olumsuz tepkiler oluyor zaman zaman. Twitter Facebook üzerinden sosyal medya saldırıları oluyor. Planlı ve örgütlü saldırlar hem de. Mesela bir gazete beni manşet ediyor ertesi gün bir çok yer bu kampanyaya dahil oluyor.

Ben de bu saldırılar karşısında "tarih anlatıyorum kardeşim, siyaset yapmıyorum diyorum".15 Temmuz’dan birkaç gün önce savcılık çağırdı, ifade verdim. İşlemler bittikten sonra Savcı Bey çay ısmarladı. ”Hocam bu 12 Adaları nasıl kaybettiğimizi anlatmanızı rica etsem anlatır mısın” dedi. Bildiğim kadarı ile anlatınca da savcı masayı yumruklamaya başladı. “ Yapmayın yahu, sizin bu gerçekleri her yerde anlatmanız lazım hocam” dedi. Anlatınca kendimizi siz karşınızda buluyoruz deyince de “ Olsun, hocam siz anlatmaya devam edin” dedi. Demem o ki karşınızdaki insan her şeyi yazıyor ama siz gerçekleri anlatınca tezinizi çürütmek yerine sizi linç etmeye kalkışıyorlar ve hikâyede anlatıldığı üzere köydeki itleri salıp taşları bağlamaları misali savunmasız kalıyorsunuz. Gerçek tarihin ortaya çıkması için öncelikle 5816 sayılı kanunun kalkması lazım. Allah Rahmet eylesin bu memlekete birçok emeği geçmiş, bu memleket için çok şeyler başarmış merhum Adnan Menderes’in İnönü’nün “ Atatürk'ün suiistimal edilmesini engellemek ve hatta ben senden daha çok Atatürkçüyüm demek için çıkarmıştır. Bu hatalı yasa bu günümüzde kadar tarihçilerin tepesinde Demokrasinin kılıcı gibi sallanmaktadır. Bunun için de referandum sonrası Sayın Cumhurbaşkanımızdan 5816 sayılı kanunun kaldırılmasını bekliyoruz ki tarih alanında bazı şeyler dengeye gelsin, konuşulabilsin. Mesela okuyucularımla şunu paylaşayım;

Türk Tarih Kurumunda kilitli olarak muhafaza edilen Latife Hanımın bilinmeyen bir mektubunu (sanduka şeklinde bir emanette saklanan) buldum. Fakat hakikat işte, bir şekilde ortaya çıkıyor veya sızıyor. “Gerçeklerin ortaya çıkma gibi kötü bir huyu var” diye bir şey söylemiştim bir ara ve çok tutuldu. Atatürk kendisini boşayınca kadın tehevvürüyle Latife Hanım Amerika’da bir gazeteye el altından bir yazı yollamış. Gönderdiği o mektup. Boston’da alakasız bir gazetede nasıl basılmış bilmiyoruz ama biz bu gazeteyi ve belgeyi bulduk. Tarih 21 Şubat 1926 Medeni Kanun yeni kabul edilmiş. Latife Hanım bu mektubunda, Kemal samimi olmadığı için beni Medeni Kanun yürürlüğe girmeden “ Boş ol” diyerek Şer-i hükümlere göre boşadı. Eğer samimi olsaydı bekler mahkeme yolu ile boşardı. Mahkemede konuşacağımı ve kendimi savunacağımı bildiği için yasadan önce boşadı” diyor. Bize düşen bu belgeleri açıklamak, ortaya koymaktır. Ne yani ulaşmış olduğumuz bu tür belgeleri ve gerçekleri açıklamayalım mı? Millette kararını neye göre versin.

Kaynak: Editör:
 
Etiketler: Bu, haftaki, Röportajımızı, Araştırmacı, Yazar, Mustafa, Armağan, gerçekleştirdi
Yorumlar
Bizim Gazete
Ulusal Gazeteler
Yazarlar
Alıntı Yazarlar
Şanlıurfa
Parçalı Bulutlu
Güncelleme: 22.04.2018
Bugün
11° - 23°
Pazartesi
13° - 28°
Salı
13° - 30°
Şanlıurfa

Güncelleme: 22.04.2018
İmsak
04:06
Sabah
05:35
Öğle
12:31
İkindi
16:12
Akşam
19:14
Yatsı
20:35
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
Arşiv Arama
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

Haber Yazılımı